Onunla yıllar önce Cenin’de tanıştım; “yerinden edilme” dilinin aynı anda hem her şeyi açıklayan hem de hiçbir şeyi açıklamayan katı bir kategoriye dönüşmesinden önce. O zamanlar sohbetlerimiz özel olanla yapısal olan arasında kolayca gidip gelirdi: ücretler, gıda fiyatları, idari egemenlik kurgusu, siyasi otoriteler soyut meseleleri tartışırken haneleri ayakta tutan kadınların sessiz yorgunluğu. O hiçbir zaman ideolojik bir faaliyete ilgi duymadı. Onun siyaseti maddi olana dayanıyordu, her emekçi kadının er ya da geç yüzleştiği soruya: Onu aşındırmak üzere tasarlanmış koşullar altında hayatı nasıl yeniden üretirsin?
Geçenlerde aradığında felaketi anlatmadı. Kurtarılanları sıraladı.
“Ev hâlâ ayakta,” dedi, “ama eskisi gibi bizim değil. Anahtarları alıp çıktık ama yolun kendisi kontrol altındayken anahtar ne işe yarar?” Sonra neredeyse pragmatik bir tonla ekledi: “Kışlık battaniyeleri aldım. Tabaklar yerine konur. Ama sıcaklık konmaz.”
Bu kararın önemsiz hiçbir yanı yok. Battaniyeler sadece nesne değildir; toplumsal yeniden üretimin altyapısının bir parçasıdır. Ev siyasetin dışında değil, onun başlıca zeminlerinden biridir; emek gücünün yeniden toplandığı, çocukların büyütüldüğü, hastaların bakıldığı ve yarının işçilerinin bir gün daha hayatta kalmaya hazırlandığı mekândır. Yerinden edilme evi hedef aldığında, bir halkı ayakta tutan tüm yeniden üretim ekonomisini hedef almış olur.
Bu yüzden yerinden edilme yalnızca insani bir acil duruma indirgenemez. Bu bir iktidar teknolojisidir. Sömürgeci iktidar sadece toprağa el koymaz; hayatın kendisinin hangi koşullar altında yeniden üretilebileceğini de yeniden düzenler.
Zorla yerinden edilmeden önce ailesi, dışarıdan bakan gözlere sıradan mahalle hayatı gibi görünebilecek bir düzen içinde yaşıyordu. Oysa bu “sıradanlık”, yoğun ve kadınlaştırılmış emek ağlarının ürünüdür: resmi bir anlaşma olmadan çocuk bakımını üstlenen kuzenler; mutfak tüpünü paylaşan komşular; gayriresmi kredi açan eczacılar; zamanını, yemeğini ve duygusal dayanıklılığını paylaşan kadınlar. Bunlar, devletin ya olmadığı ya da açıkça düşmanca davrandığı yerlerde kurulan hayatta kalma sistemleridir.
Zorla yerinden etme, bu sistemleri özellikle şiddetli biçimde parçalar çünkü bunlar yakınlığa ve güvene dayanır.
“İnsanlar akrabaların yanında kalabileceğini sanıyor,” dedi bana. “Ama misafir olduğunda mekânı düzenleyemezsin. Eşyaların nereye konacağının sana söylenmesini beklersin.”
Bu cümlenin içinde derin bir siyasi kayıp gizlidir: kişinin kendi yeniden üretim ortamı üzerindeki otoritesini yitirmesi. Zaman, yemek, uyku, bakım -özerkliği yaşanabilir kılan o görünüşte küçük kararlar- sessizce elinden alınır. Sömürgeci tahakküm çoğu zaman kontrol noktaları ve askerler üzerinden düşünülür, ama ev içi egemenliğin bu daralmasıyla da hayata geçirilir.
Misafirler bir hanenin nasıl işleyeceğine karar vermez. Kadınlar bu otoriteyi kaybettiğinde ise emekleri azalmaz; gözetim altında yoğunlaşır.
Batı Şeria’yı yöneten rejim her zaman Filistinlilerin varlığını koşullu -geri alınabilir, idari olarak kırılgan ve kesintiye sürekli açık- kılmaya çalıştı. Yerinden edilme bu durumu keskinleştirir, çünkü kök salmış haneleri ödünç mekânlara bağımlı, seyyar hanelere dönüştürür. İstikrar bir temel olmaktan çıkar, ayrıcalığa dönüşür.
Askeri mantığın altında yatan ekonomik mantık da burada ortaya çıkar: İstikrarsızlığın maliyetleri özelleştirilir. İşgalci yapının yıktığını kadınların daha fazla ücretsiz emekle -kalabalık mutfaklarda daha çok yemek pişirerek, korkmuş çocukların duygularını daha fazla yöneterek, daha çok lojistik doğaçlama yaparak ve başkalarının kurallarıyla daha fazla pazarlık ederek- telafi etmesi beklenir. Sömürgecilik kendi masraflarını sömürgeleştirilenlere yükler; patriyarka ise bu masrafların orantısız biçimde kadınların bedenine ve zamanına yerleşmesini sağlar.
Cenin’de ev asla sadece özel bir alan değildir. Yürüme mesafesinde bir okul, hiç eksilmeyen askeri varlık arasında bulunan güvenilir güzergâhlar, veresiye açan pazarlar, ekonomik sarsıntıları yumuşatan akrabalık altyapılarıyla canlı bir ekolojinin parçasıdır. Yerinden edilme bu ilişkileri koparır ve ardından işlevsel bir normallik talep eder.
Çocukların hâlâ ödevleri vardır. Hastalık hâlâ müsaade istemeden gelir. Patronlar hâlâ devamlılık bekler.
“Çocuklar neden geri dönemediğimizi soruyor,” dedi. “Onlara bunun bizimle ilgili olmadığını söylüyorum. Buranın neye dönüşmesinin istendiğiyle ilgili.”
Sömürgeciliğin adını koymasına gerek yoktu. Zira mekânsal mühendislik, sömürgeciliğin en eski stratejilerinden biridir: bir nüfusun nerede kalabileceğini belirlemek, sürekliliği parçalamak ve insanlar hayatta kalmaya çalışırken haritayı yeniden çizmek. Acil barınma derdiyle meşgul bir topluluğun siyasi olarak örgütlenme kapasitesi sınırlıdır. Ödünç odalarda komiteler kurulamaz. Yas tutmak bile bir zamanlama meselesine dönüşür.
Ev içi mekâna gömülü bir onur siyaseti de vardır – bunu sessizce anlattı.
“İnsanlar arayıp halini hatırını soruyor, minnettar oluyorsun,” dedi, “ama utanıyorsun. Yanlış bir şey yaptığın için değil, onları ağırlayamadığın için. Ev sahipliği yapamıyorsun.”
Misafirperverlik çoğu zaman bir kültür olarak romantize edilir, ama maddi olarak istikrarlı bir mekâna dayanır. Ev sahipliği yapmak özneleşmektir; karşılıklılık döngülerine katılmak, onların nesnesi olmamak demektir. Yerinden edilme ev sahipliğini kesintiye uğrattığında, kolektif direnişi sürdüren gündelik dayanışmaları zayıflatır. İktidarın örgütlenmeyi her zaman yasaklaması gerekmez; bazen bir araya gelmeyi mümkün kılan koşulları ortadan kaldırması yeterlidir.
Anlattığı en sinsi dönüşüm belki de psikolojik olandı.
“Plan yapmayı bırakıyorsun,” dedi. “Her şeyi hafif tutuyorsun. Düşüncelerini bile.”
İstikrarsızlık alışkanlık yaratır. Kopuşu beklemeye koşullandırılmış bir toplum, gelecek duygusunu bastırmayı öğrenir. Tahakküm yalnızca doğrudan zorla değil zamansal hırsızlıkla da işler; stratejik siyasetin yerini sürekli uyum sağlama alana kadar ufukların daraltılmasıyla.
Yerinden edilme, bu uyum sağlamayı en etkili biçimde öğreten mekanizmalardan biridir.
Elbette yükler eşit dağılmaz. Birikimler kimin kiralayabileceğini, kimin zaten zorlanan evlere sıkışacağını belirler. Kayıtdışı çalışanlar gelirlerini anında kaybeder. Yaşlı bakımı ağırlaşır. Çocukların eğitimi aksar. Kadınlar bu şoku çoğu zaman sessizce soğurur, çünkü hayatın yeniden üretimi onu ayakta tutan yapı saldırıya uğradı diye duramaz.
Konuşmamızda beni en çok etkileyen, onun yerinden edilmeyi bir “hadise” olarak anlatmayı reddetmesiydi.
“Bunun geçici hissettirmesini istiyorlar,” dedi, “böylece beklersin. Ama bunu bir politika olarak anlarsan, örgütlenirsin.”
Bu ayrım önemlidir. Geçicilik yatıştırır; yapısal berraklık harekete geçirir.
Yerinden etme, zorunlu hareketlilik yoluyla yönetmektir; insanları yok ederek toprağı kullanılabilir kılmanın ve hayatlarını belirsiz tutarak onları yönetilebilir hale getirmenin bir yöntemidir.
Başkalarının neyi anlamasını istediğini sorduğumda anlayış talep etmedi.
“Bizden sadece acı çekiyormuşuz gibi söz etmeyin,” dedi. “Yerimizden edildiğimizde bundan kim fayda sağlıyor, bunu sorun. Boşalan sokakları kim alıyor? Ailelerden arındırılmış toprağı kim alıyor?”
Talebi açıkça politikti: bakışı acıdan onu üreten mimariye kaydırmak. Trajedi merhameti çağırır; strateji ise yüzleşme talep eder.
Kapıya ulaşılamıyorsa anahtarların hiçbir anlamı olmadığını söylediğinde, kişisel kayıptan fazlasını dile getiriyordu. Kendi hayatına erişimin dışsal izinlere bağlı olduğu bir durumu tarif ediyordu.
Krizlere alışkın kadınların sıkça yaptığı gibi, duygusal tesellilere başvurmadan kapattık telefonu: Pratik güncellemeleri paylaştık; işi, okul kitaplarını, ortak arkadaşları yokladık.
Telefonu kapatmadan önce aklımda kalan bir şey söyledi:
“Geri dönersem aynı şekilde yeniden inşa etmek istemiyorum. Bunun tekrar olabileceğini bilerek ve birlikte, hazırlıklı olarak yeniden inşa etmeliyiz.”
Bu cümlede romantizm yok. Sadece politik berraklık var. Eğer yerinden etme yapısal bir silahsa, geri dönüş, kopuşu mümkün kılan o kırılgan normalliği yeniden kurmak anlamına gelemez. Görev, çözülmeye bireysel dayanıklılıkla değil, ortak kapasiteyle direnecek kadar sağlam kolektif yaşam biçimleri inşa etmektir.
Onun daha en başından gösterdiği gibi bu, küçük görünen şeylerle başlar: battaniyeler, mutfaklar, kapı eşikleri. Ama biz her zaman bu alanlar üzerindeki mücadelenin toprak, emek ve özgürlük mücadelesinden ayrılamayacağını savunduk. Politika yalnızca bildirilerde değil bir kadının evini pazarlık yapmadan düzenleyip düzenleyememesinde; bir mahallenin, kendisini çözmeye yönelik kasıtlı girişimlere rağmen toplumsal olarak dokulu kalıp kalamamasında yaşar.
Yerinden etme, toplumun en temelden kasıtlı bir biçimde yeniden örgütlenmesidir. Bununla yüzleşmek tanıklık etmekten fazlasını gerektirir. Kadınların her gün -çoğu zaman görünmez biçimde- kurduğu altyapıların, özgürleşmenin ikincil unsurları değil temeli olduğuna dair disiplinli bir inanç gerektirir.
