Yoksulluk kavramının sözlük anlamına baktığımızda, günlük ihtiyaçların karşılanamaması haliyle tanımlandığını görürüz. Bu tanım ağırlıklı olarak maddi bir yoksulluğa işaret eder. 2026 yılı için açlık sınırı 30.143 TL, yoksulluk sınırı 98.188 TL olarak belirlenmişken; asgari ücret ise net 28.075 TL olarak açıklandı. Böylece ilk kez, asgari ücret açlık sınırının altında kalmış oldu. Ortaya çıkan bu tablo, iktidarın ekonomi politikalarının emekçileri yoksulluğa mahkûm ettiğinin açıkça gösteriyor. Ancak kadın yoksulluğunu ele aldığımızda, meseleyi yalnızca ekonomik eksiklikler üzerinden değerlendirmek yeterli değil.
Kadınları aile içine hapseden ve bakım emeğini görünmez kılan patriyarkal kapitalizm ve toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri, yoksulluğu derinleştiren ve yeniden üreten temel mekanizmalar. Bu nedenle kadın yoksulluğuyla mücadele, patriyarkaya karşı verilen mücadeleden ayrı düşünülemez.
Derinleşen ekonomik kriz dönemlerinde, çeşitli yapısal engeller nedeniyle kadınların ekonomik istihdama katılımının daha da zorlaştığı görülmekte. Kadın işsizliği artarken istihdama katılabilen kadınlar ise çoğunlukla düşük ücretli ve güvencesiz, esnek çalışma biçimlerine yönelmek zorunda bırakılıyor. Bunun temelinde ev içi bakım emeğinin kadınların omzuna yüklenmesi yatıyor. Kadınlar evdeki tüm bakımı üstleniyorlar; yemek yapıyorlar çünkü ev hanesi beslenmek zorunda, temizlik yapıyorlar çünkü evdekiler belli bir hijyen şartlarında yaşamak zorunda. Aile içinde hasta ya da yaşlı birileri varsa onların sorumluluğu da yine kadınlara veriliyor. Çünkü kadınların şefkatli ve duygusal, doğal bakıcılar olduğu düşünülüyor. İşte kadınların üstlenmek zorunda bırakıldığı bu emek biçimi, erkeklerin ücretli emek piyasasına kesintisiz katılımını mümkün kılarken, kadınların ekonomik olarak özgürleşmelerinin önünde bir engel yaratıyor. Ayrıca, kadınlar barınma vs. gibi ekonomik zorluklar dolayısıyla şiddet dahi görse aile-koca evinden ayrılmakta güçlük çekiyor. Bu da yalnızca ekonomik değil psikolojik ve duygusal olarak da yoksullaşmasına neden oluyor. Dolayısıyla bu süreç, aynı zamanda kadınlar üzerinde yoğun bir duygusal yük de yaratıyor.
Öte yandan esnek çalışma modellerinin kadınlara bir ‘’kolaylık’’ olarak sunulması, bakım yükünün yine kadınların omuzlarında kalmasını normalleştiriyor ve mevcut eşitsizliği derinleştiriyor. Kadınların mevcut sorumluluğunun anne ve eş olarak tanımlanması, kadın yoksulluğunun yapısal karakterini açıkça ortaya koyuyor.
Kadın yoksulluğundan söz ederken, kadınların sağlık gibi en temel haklara erişiminde karşılaştığı ciddi engelleri görmezden gelmek mümkün değil. Özellikle önleyici ve koruyucu sağlık hizmetlerine erişimde yaşanan sorunlar, yoksulluğun kadınlar üzerindeki yıkıcı etkisini daha da derinleştiriyor. Mamografi ve smear testi gibi kanseri erken aşamada tespit etmeye yarayan hayati uygulamalar, randevu engelleri nedeniyle çoğu kadın için fiilen ulaşılamaz durumda. Tek bir test için aylarca beklemek zorunda bırakılıyoruz. Önleyici sağlık hizmetleri denildiğinde akla ilk gelen uygulamalardan biri olan aşılar ise bu eşitsizliğin bir başka boyutunu oluşturuyor. En yaygın kanser türlerinden biri olan rahim ağzı kanserine karşı geliştirilen aşı, Türkiye’de hâlâ ücretsiz ve yaygın biçimde uygulanmıyor. Elbette, fahiş fiyatlardaki aşı ücretini karşılayabiliyorsanız kanserden korunmak mümkün (!) Bu tablo, kadın yoksulluğunun kadın sağlığı üzerindeki doğrudan ve son derece olumsuz etkilerini açıkça ortaya koyuyor.
Yoksulluğu üreten ve derinleştiren mekanizmaların, birbirine eklemlenen bir sarmal ve sistem sorunu olduğunu unutmamak gerekiyor. Tüm bunlara bütünlüklü bir çerçeveden baktığımızda, yoksulluğun neden kadınları erkeklere kıyasla çok daha ağır biçimde etkilediğini daha net görebiliyoruz. Ancak bu eşitsiz tabloyu değiştirmenin de bizim elimizde olduğunun farkında olmalıyız. Mücadelemizi sürdürürken; evde, işte, sokakta, nerede olursak olalım bu sistemi değiştirmek için elimizdeki en büyük kozumuz olan örgütlülüğü ve dayanışmayı kullanmalıyız.
