25 Kasım günü kadınlar dünyanın her yerinde erkek-devlet şiddetine karşı sokaklardaydı. İstanbul’da da bileşeni olduğumuz 25 Kasım Kadın Platformu’nun çağrısıyla “Aile ahlak dediniz, sömürdünüz katlettiniz. Erkek-devlet şiddetine karşı kadınlar isyanda!” pankartının arkasında binlerce kadındık.
Önce “Aile Yılı”, ardından “Aile ve Nüfus On Yılı” ilanlarıyla hayatlarımıza dadanan devletin aileyi merkeze alan söylemi büyüdükçe bizim hayatlarımız küçüldü; haklarımız, bedenlerimiz ve özgürlüğümüz sistematik biçimde hedef alındı. Bizler, 25 Kasım’da yalnızca erkek şiddetine değil, aynı zamanda bu şiddeti mümkün kılan cezasızlık düzenine, emeğimizi ve bedenimizi kuşatan patriyarkal sisteme itiraz etmek için sokaklara çıktık.
Geçtiğimiz yıl 394 olan kadın cinayeti sayısı, KCDP’nin ekim ayı raporuna göre bu yıl 407. Cinayetlerin büyük bir kısmı hâlâ aile içinde, çoğu zaman “nedeni tespit edilemedi” denilerek üzeri örtülen biçimlerde işleniyor.
Peki bu yıl şiddet gören kadınlar için ne yapıldı? Boşanma süreçlerinde zorunlu arabuluculuk gündeme geldi. İktidar, “süreci kolaylaştırma” adı altında süreci zorlaştıran yeni bir baskı mekanizması yaratmayı hedefliyor. Hem kadınların ekonomik özgürlüklerini zayıflatan hem de şiddet gördüğü ilişkiden çıkmak isteyen kadınları failleriyle kapalı odalarda görüşmeye mecbur bırakan bir sistem demek bu. Öte yandan, boşanan ya da boşanmak isteyen kadınlara yönelik hiçbir koruyucu önlem alınmadı. Nafaka hakkı zaten yıllardır tartışma konusu yapılarak kadınlar sürekli tehdit altında tutuluyor. 6284 etkin biçimde uygulanmıyor. Erkek yargı, her zaman olduğu gibi failleri cezasız bırakmayı sürdürüyor. Erkeklik indirimleri ve minimum cezalar, erkek şiddetini fiilen devlet politikası haline getiriyor.
Tahakküm yalnızca evlerimizde ve yaşam hakkımız üzerinde kurulmuyor. Erkekler gibi erkek devlet de bedenlerimiz üzerinde hak iddia ediyor. 2025 yılının bir kampanyası olan “Normal Doğum Eylem Planı” rezaletini unutmadık. Sezaryene karşı açılan savaşla kadınların doğum tercihleri dahi kontrol altına alınmak isteniyor. “Normal” olan yalnızca Tek Adam rejiminin uygun gördüğü şey artık.
Farklı cinsel yönelimler ve cinsiyet kimlikleri ise yasaklamaya varan adımlarla hedef haline getirildi. 11. Yargı Paketi’nin kamuoyuna sızan fakat Meclise sunulurken çıkarılan maddelerinde lgbti+lar açıkça kriminalize ediliyor, toplumsal hayattan dışlanıyordu. Bu maddelerin başka bir paketle önümüze gelmeyeceğinin hiçbir garantisi yok.
İşsizlik oranları artarken çözüm üretmek yerine kadınları güvencesiz ve esnek çalışmaya iten, emeğimizi değersizleştiren politikalar devreye sokuluyor. Erdoğan son konuşmasında ev işlerinin ve çocuk bakımının “kadının görevi” olduğunu bir kez daha vurguladı; erkekleri de ancak “kadınlara destek olmaya” çağırdı. Emeğimiz görünmez, yükümüz sonsuz, haklarımız ise sürekli hedefte.
Diğer yandan Filistin’de süren işgal, kadınların ve lgbti+ların en temel haklarını -barınma, su, hareket özgürlüğü- hedef alıyor. Filistinli kadınlar hem soykırımcı İsrail devletinin Siyonist saldırılarına hem de savaşın yarattığı yoksulluğa, göçmenliğe, bakım yükünün katlanmasına ve toplumsal cinsiyet temelli şiddete karşı direniyor. Evlerini, çocuklarını, hayatlarını korumaya çalışırken aynı zamanda özgürlük mücadelesinin ön saflarında duruyorlar. Filistin’in feminist bir mesele olduğunu biliyoruz çünkü dünyanın neresinde olursa olsun, militarizm kadınların yaşam hakkını, beden bütünlüğünü ve özgürlüğünü tehdit ediyor.
Tüm baskı politikalarına rağmen geri adım atmıyoruz. Çünkü biliyoruz ki yaşadığımız hayat da sokaklar da bizim. 25 Kasım’da Taksim’de binlerce kadın ve lubunya hep beraber yürüdük, yürümeye devam edeceğiz. Haklarımızı, emeğimizi, bedenimizi ve hayatımızı teslim etmeyeceğiz. Bir kişi daha eksilmeyeceğiz! Erkek egemen devlet şiddetini yeneceğiz!
