Kocaeli’nin Dilovası ilçesinde 8 Kasım 2025 tarihinde Ravive Kozmetik isimli parfüm üretim tesisinde çıkan yangında altı kadın ve kız çocuğu yaşamını yitirmiş, yaşanan iş cinayetinin ardından düzenlenen iddianame ile patronların kasten öldürme suçundan, işçi sağlığı ve iş güvenliği uzmanlarınınsa taksirle öldürme suçundan cezalandırılmaları talebiyle dava açılmıştı. Yargılamanın 2. duruşması 20-21 Mayıs tarihlerinde Kandıra Cezaevi’nde görüldü. Toplam 16 sanığın yargılandığı davada mahkeme heyeti üç sanığın tahliyesine karar verdi.
Hayatını kaybeden işçilerin aileleri, üç sanığın tahliyesine karar verilmesinin ardından yaptıkları basın açıklamasında “Bir defa daha gördük ki sermayenin yargısının bu katliamı yaratan koşullarla bir derdi yok, toplumun öfkesinin önünü almak için göstermelik yargılamadan başka bir şey yapmaya niyeti de yok,” ifadelerine yer vererek iş cinayetleri dosyalarında yargının sermaye ile ilişkisini gözler önüne serdi.
Tahliye edilenler arasında, yangının yaşandığı kaçak yapının sahibi ve işyerine kiralayan kişi olan Güven Demirbaş yer alıyor. Fabrika binasının daha önce “imar kirliliği” nedeniyle cezaya konu olduğu, hakkında yıkım kararı bulunmasına rağmen işyeri olarak kullanılmaya devam ettiği, Demirbaş’ın binadaki risklerden haberdar olduğu halde gerekli girişimlerde bulunmamış olmasına rağmen tahliye edilmesi tepki çekti.
Tahliye edilen bir diğer isim, işyerinin işçi sağlığı ve iş güvenliği hizmetlerini yürüten Küresel OSGB’nin mesul müdürü Ünal Aslan oldu. OSGB firmasının işyerindeki ağır riskleri ilgili kurumlara bildirmesi halinde facianın önlenebileceği belirtilerek, denetim sorumluluğunun yerine getirilmediği öne sürüldü. Nitekim facianın ardından kıyafetleri yanmış bir şekilde yaralı kurtulan işçi Ayten Aras’ın şu sözleri işçinin güvenliği için gereken kapı ve pencerenin dahi patronlar tarafından maliyet olarak görüldüğünü, daha fazla üretim yapabilmek ve kâr elde edebilmek için işçinin insanca yaşamasının, güvenliğinin hiçbir şekilde önemsenmediğini en net şekilde anlatıyor: “Yangın merdiveni ya da acil çıkış kapısı olsaydı kendimizi kurtarırdık. Kimseye de bir şey olmazdı. Kapı ve cam olsaydı herkes kendini atardı, kendini çıkarırdı ama yoktu… Sabah sekizden akşam sekize kadar, yani on iki saat çalışıyorduk. Dışarıdan gelen Suriyeli ve Afgan işçiler de vardı… Dört yıldır çalışıyorum, günlük 800 lira alıyordum. Kimisi 600-700 lira alıyordu. Ne ayakkabı ne önlük vardı. Yemek için yerimiz yoktu, evden getirdiğimiz yemeği masada yiyorduk. Çoğumuzun sigortası yoktu, sadece dört kişinin sigortası yapılmıştı.”
Aileler ve destek grupları, tahliye kararlarının yalnızca sanıkları değil, kamu denetimi boyutunu da etkilediğini belirterek, kaçak yapılaşma ve denetimsizlik zincirinin üzerinin örtülmeye çalışıldığını ifade ediyor. Facianın sonrasında bilgilerine başvurulan fabrika işçilerinin denetime gelen zabıtaların yalnızca parfüm alıp gittiğini söylemesi ise gerçekliği çıplak bir şekilde gözler önüne seriyor.
Kadın işçiler, özellikle emeğin yoğun ve denetimin zayıf olduğu sektörlerde, kayıtdışı ve düşük ücretle çalıştırılıyor. Bu durum sadece sosyal güvence eksikliği yaratmıyor; aynı zamanda iş kazaları ve iş cinayetlerinde riskin görünmez biçimde kadınların üzerine yıkılmasına neden oluyor. İş güvenliği eğitimlerinin formaliteye dönüşmesi, denetim mekanizmalarının zayıflığı da kadın emeğinin iş hayatında daha güvencesiz hale gelmesine sebep oluyor. Ravive’de de olan buydu; en güvencesiz, en düşük ücretlerle çalıştırılanlar, göçmenlerle birlikte kadınlar ve kız çocuklarıydı.
Her yaşanan iş cinayetinde olduğu gibi Ravive’de de aynı zamanda kamu görevlilerinin sorumluluğunun soruşturulması, patriyarkal kapitalist sistemin yargısının benimsediği cezasızlık politikalarına son verilmesi zorunludur!
