Boşanma, hukuken “iki taraflı bir medeni durum değişikliği” olarak tanımlanır. Oysa gerçek hayatta bu değişikliğin yükü eşit dağılmaz. Türkiye’de boşanma sonrasında kadınların omuzlarına yüklenen görünmez bir iş yükü vardır. Bu maliyet ne mahkeme kararlarında yazılıdır ne de sosyal politikalarla telafi edilir. Sessizdir ama süreklidir.
Soyadı meselesi, bu eşitsizliğin en çıplak örneğidir. Kadın, evlilikte erkeğin soyadını almak zorunda bırakılır; boşandığında ise bu soyadını “geri bırakmakla” yükümlü kılınır. Devlet, bu değişikliği zorunlu tutar ama bedelini kadına ödetir. Erkek için ise ne kimlik değişir, ne ehliyet, ne pasaport, ne banka kaydı. Onun hayatı idari olarak kaldığı yerden devam eder. Ne var ki bildiğimiz üzere, kadının evlilikle erkeğin soyadını almak zorunda olduğu kanun maddesi eşitlik ilkesine aykırı olduğu gerekçesi ile Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiş, bu kararın üzerinden neredeyse 1,5 sene geçmesine rağmen iç hukukta herhangi bir düzenleme yapılmadığı için yüksek mahkeme kararı işlevsiz kalmıştır. Yani patriyarkal kapitalist sistem, kadınların eşitlik hakkını vurgulayan üst mahkeme kararını uygulamaya değer görmemiştir.
Soyadı değişikliğiyle birlikte kimlik kartı, ehliyet, pasaport, banka hesapları, tapu kayıtları, SGK bilgileri gibi pek çok resmi kurumdaki kişisel bilgiler yeniden düzenlenmek zorundadır. Her biri ayrı bir kurum, ayrı bir randevu, ayrı bir harç, ayrı bir zaman ve emek gerektirir. Bugün yalnızca bir pasaportun yenilenmesi binlerce liraya mal olurken, ehliyet ve kimlik değişiklikleri, noter masrafları, fotoğraf ücretleri, yol ve zaman kaybı da hesaba katıldığında boşanmanın idari maliyeti azımsanacak gibi değildir. 2026 yılı için kimlik yenileme bedeli 220 TL; ehliyet yenileme bedeli 1.690 TL; pasaport yenileme bedeli 1.351 TL olup bu masraf kalemlerine başvuru yapılan kuruma göre bazı küçük hizmet ücretleri, sağlık raporu ücreti, fotoğraf gibi ek maliyetler de eklenir.
Bu tablo bize şunu gösterir: Boşanmanın ekonomik sonuçları yalnızca nafaka ve mal paylaşımıyla sınırlı değildir. Bürokrasi yoluyla üretilen cinsiyetçi bir maliyet rejimi vardır ve bu rejim kadınların aleyhine işler.
Dahası kadınlar, boşanma davasının yargı sürecinde ve sonrasında iş güvencesizliği, bakım yükü, çocukların sorumluluğu ve yetersiz nafaka koşullarında, bir de “resmi evrak masrafları” ve kurumlar nezdindeki erkek egemen zihniyet ile karşı karşıya kalır. Tüm bunların yanı sıra, boşanma sürecinin psikolojik ve duygusal yükü için de devlet herhangi bir destek mekanizması sunmamakta. Bu nedenle mesele bireysel değil, kamusal ve politiktir.
Devlet, boşanmanın kadınlar üzerindeki bu mali yükünü görmezden gelemez. Kimlik, ehliyet ve pasaport değişikliklerinin ücretsiz olması; boşanma sonrası kadınlara yönelik idari işlemler için özel muafiyet ve destek mekanizmalarının oluşturulması bir “lütuf” değil, eşitlik yükümlülüğüdür. Eşitlik yalnızca kanun önünde değil, hayatın maddi gerçekliğinde sağlanmadıkça bir sözden ibaret kalır. Boşanmanın bedeli hâlâ kadınlara ödetiliyorsa burada tarafsız bir hukuk düzeninden değil, cinsiyetli bir devlet pratiğinden söz etmiş oluyoruz.
