Gece geç saatte eve dönerken hissettiğim sıkışma karanlıkla ilgili değil. Sokak aydınlık olsa da, çevre kalabalık olsa da bu his geçmiyor. Evden çıkmadan önce başlıyor. Anahtarı elime alırken, kapıyı kapatırken, çantamı omzuma takarken bedenim zaten tetikte oluyor. Eve dönmek sıradan bir hareket olmaktan çıkıyor ve açıklanması gereken bir davranış haline geliyor.
Sokağa çıktığım anda bedenimde bir değişim başlıyor. Adımlarım hızlanıyor, omuzlarım içeri çekiliyor ve seslere karşı daha duyarlı hale geliyorum. Telefonum elimden düşmüyor. Birine önce “Çıktım”, sonra “Yaklaştım”, en sonunda “Eve girdim” diye yazıyorum. Bu mesajlar yalnız olmadığımı hissetmek için değil, dışarıdayken güvende olup olmadığımı başkalarına bildirmek için atılıyor.
Ben geceden korkmuyorum. Karanlıkla ilgili bir sorunum da yok. Korktuğum şey, başıma bir şey gelmesi durumunda sorumluluğun bana yüklenmesi ihtimali. Açıkça sorulmasa bile orada duran sorular var: Neredeydin, neden yalnızdın, neden o saatte dışarıdaydın? Bu sorular korkuyu geçici bir duygu olmaktan çıkarıyor ve bedene yerleşmiş bir tetikte olma haline dönüştürüyor.
Kamusal alanda hissettiğim güvensizlik yalnızca ihtimallerle ilgili değil. Asıl mesele, yaşananların ardından ne olduğunu biliyor olmamız. Şiddetin önlenmediğini, faillerin çoğu zaman cezasız kaldığını ve sorumluluğun hâlâ kadınların davranışlarında arandığını biliyoruz. Bu bilgi soyut kalmıyor. Işıksız bir sokakta, yetersiz aydınlatılmış bir durakta ya da arkamdan gelen bir ayak sesinde somutlaşıyor. Bu nedenle yürürken bedenimi sürekli kontrol ediyorum. Daha az yer kaplamaya çalışıyorum. Dikkat çekmeyecek şekilde hareket ediyorum. Ne fazla görünür ne de savunmasız duracak bir denge kurmaya uğraşıyorum.
Geceleri küçülüyoruz. Kamusal alanda var olmanın yazılı olmayan kurallarını ihlal etmemek için sürekli bir hesap yapıyorum. Zaman zaman sokakların bana ait olmadığını hissediyorum. Orada bulunmam geçici bir izin gibiyken varlığım her an sorgulanabilir görünüyor. Oysa sokaklar herkes için var. Ancak deneyimlerimiz bu alanların eşit kullanılmadığını gösteriyor. Aydınlatılmayan yollar, kalabalıkta bile yalnız hissettiren duraklar ve varlığı sorgulayan bakışlar aynı mesajı veriyor: Kamusal alan kadınlar için güvenli değil. En yorucu olan korkunun kendisi değil, bu korkuyla yaşamayı normal kabul etmemiz. “Dikkat et” denmesi, “Haber ver” denmesi ve güvende olmanın davranışları sınırlamakla mümkün görülmesi bu durumu besliyor. Çoğu zaman iyi niyetle söylenen bu cümleler sorunu çözmüyor. Kamusal alan değişmiyor ve sorumluluk sessizce kadınların omuzlarına bırakılıyor. Bazen daha hiçbir şey yaşanmamışken kendimi suçlarken yakalıyorum. Daha erken çıkmış olmayı, başka bir yolu seçmeyi ya da taksiye binmeyi düşünüyorum. Kamusal alanda bulunmak başlı başına bir riskmiş gibi hissediyorum.
Özgürlük, sürekli bedel ödenmesi gereken bir hal alıyor. Bu hissin bana özgü olmadığını biliyorum. Başka kadınların da anahtarı aynı şekilde tuttuğunu, eve varana kadar mesaj attığını ve kapıyı kapattığında aynı sessiz rahatlamayı yaşadığını görüyorum. Uzun açıklamalara gerek kalmıyor. Kısa bir bakış ya da “Eve varınca yaz” cümlesi yeterli oluyor.
Kadınlar birbirini korkularından tanıyor. Aynı tedirginliği bedenlerinde taşıdıklarını biliyorlar. Dayanışma her zaman yüksek sesli olmuyor. Yan yana yürümek, aynı durakta beklemek ya da sadece “Vardın mı?” diye sormak da dayanışmanın bir parçası oluyor. Kadınların geceden korkmasının nedeni karanlık değil. Bu korkunun kaynağı; şiddetin önlenmemesi, cezasızlık ve kamusal alanın kadınlar için güvenli olacak şekilde düzenlenmemesi. Bu nedenle bu deneyim kişisel değil, yapısal bir sorun. Bireysel bir zayıflık değil, ortak bir gerçeklik.
Geceyi aslında tek başıma yürümüyorum. Benden önce yürüyen kadınların bilgisi, temkini ve sessiz uyarıları bana eşlik ediyor. Bu durum bir cesaret gösterisi değil, süreklilik taşıyan bir var olma hali.
Bazen bu korkunun yerini umut alıyor. Mesela 8 Mart ve 25 Kasım gece yürüyüşlerinde. Yan yana yürüdüğümüzde. İsimlerimizi bilmesek de birbirimizi o alanlarda tanıyoruz; aynı korkulardan geçtiğimizi, aynı sokaklarda yürüdüğümüzü biliyoruz. O gecelerde sokaklar bir anda korkulan yerler olmaktan çıkıyor, özgürce haykırdığımız alanlara dönüşüyor. Dayanışma bizi güçlü kılıyor; sesimiz gürleşiyor, bedenimiz özgürleşiyor. Geceyle aramızdaki mesafe kapanıyor, onunla barışıyoruz. Adımlarımı hızlandırmak zorunda kalmıyorum, omuzlarım içeri çekilmiyor. Kalabalık tehdit olmaktan çıkıyor, güç veriyor. 8 Mart ve 25 Kasım bir istisna değil, işaret fişeğimiz oluyor. Bugünlerde yaşadığımız bu deneyim, bunun mümkün olduğunu gösteriyor. Sadece bu geceler için değil, bütün geceler için. Bu yüzden buradan güç alıyoruz; yürüyoruz, ses çıkarıyoruz, birbirimizi bırakmıyoruz. Umut, tam da bu ortak mücadeleden doğuyor.
Belki bir gün geceler sadece gece olur. Belki bir gün eve varmak bir haber cümlesi gerektirmez. Bu nedenle korkuyu normalleştirmiyoruz; sorumluluğu doğru yere koyuyor ve geceleri de meydanları da sokakları da terk etmiyoruz.

