ABD Adalet Bakanlığı günbegün Epstein dosyalarını kamuoyuna açmaya devam ediyor. Sayısız iktidar öznesinin kendine yer bulduğu ve yazışmalardan videolara çeşitli kanıtları sunan dosyalar üzerine süren tartışmalar, “skandal” anlatısını büyütüyor. Ancak tartışmanın ağırlık merkezinin tek tek faillerin kim olduğuna, kimin neyi ne zaman bildiğine kayması, yaşananları erkek egemen iktidar ağlarının ve küresel emek rejimlerinin bir ürünü olarak kavramayı zorlaştırıyor. Oysa bu dosyaların görünür kıldığı şey yalnızca suç teşkil eden bireysel eylemlerdense genç, çoğu göçmen kadının ve kız çocukların sistematik biçimde sömürülmesinden beslenen bir yapısal düzen. Tablo bir “ahlaki çürüme” hikâyesine indirgendikçe patriyarkal güç ilişkileri görünmezleşiyor.
Epstein, maddi ihtiyacı olan kız çocuklarını iş vaadiyle sisteme çekti ve kademeli olarak istismara maruz bırakarak onları erkek egemen bir sömürü ağının parçası haline getirdi. Bu süreç, bireysel sapkınlıktan çok örgütlü bir tahakküm düzeni olarak işliyordu. Tüm bu düzen, kadınların bedenlerini erkek talebine göre dolaşıma sokan, sermaye ve patriyarkanın iç içe geçtiği bir seks ticareti mekanizması olarak sürdürüldü.
Epstein meselesi, bugün geniş yankı uyandırıyor olsa da geçmişte kadınların dava süreçleri yeterince ilgi görmedi, failler cezalandırılmadı. Epstein’in ölümüyle birçok dava kapatıldı. Mağdurların beyanları hâlâ tam anlamıyla dikkate alınamıyor; bir kısmı ciddi baskı ve tehditlerle karşılaştı. Bugün servis edilen belgeler; cinsel sömürünün ve şiddetin yalnızca belirli bir gündeme hizmet ettiğinde görünür hale geldiğini, mağdurların deneyimlerinin ise araçsallaştırıldığını açıkça ortaya koyuyor.
Devlet eliyle servis edilen ifşalar, hakikati parça parça dolaşıma sokarken bütünün politik anlamını dağıtır. Toplum cinsellik etrafında hızla ahlaki panik üretebilir. Bu her ne kadar zaman zaman sömürüyü görünür kılsa da pek çok durumda devletin damgalama ve cezalandırma kapasitesini genişletme riskini taşır. Böylelikle sistemin kendisini değil, yalnızca bazı aktörleri feda ederek dengeyi yeniden kurmasına hizmet eder. Belgeler magazinsel biçimde, şiddet mağdurlarının mahremiyeti gözetilmeden ve hâlâ karartılmış bölümlerle sunuluyor. Bu, sürecin önlemeye değil, ağı görünür kılarken kontrol etmeye hizmet ettiğini gösteriyor.
Cinsel sömürü, faillerin ahlaki sapmasına indirgenerek tartışılamaz, tartışılmamalı. Epstein meselesini “Amerika’daki bir grup elit sapkın” anlatısı olarak kurmak, istismarın yanı başımızda da yaşandığı gerçeğinden soyutlanmamıza yol açabilir. Küresel seks ticaretinin sistemselliğini görmezden gelmeye de sebep verebilir. Ayrıca bu ağa sermaye ve güç ilişkilerini pekiştirmek, yatırım ve nüfuz sağlamak için de dahil olunduğu gözden kaçırılmamalı. Bu sebeplerle konu, sınıfsal ilişkiler ve devletin koruyucu mekanizmaları içinde ele alınmalıdır.
Sistemin mağdurları çoğunlukla genç, göçmen ve güvencesiz kadınlar ve çocuklardır. Genç kadınların bu sistemde hedef seçilmesi, patriyarkal güç ilişkilerinin doğrudan bir ürünüdür. Üstelik mesele; göçmen emekçiler için yasal statü, çalışma izni ve sosyal hakların genişletilmesi taleplerinden bağımsız düşünülemez. Çünkü küresel seks ticareti ağları, güvencesiz emek rejimleriyle iç içe geçmiş patriyarkal yapılar olarak varlığını sürdürmektedir.
Patriyarka, sermaye ve devletin kesişimi, “ifşa edilene kadar” süren bir dokunulmazlık üretir. Güçten beslenen bu yapı istismarı mümkün ve sürdürülebilir kılar. Erkek adalet değil, gerçek adalet için bu uzlaşı dağıtılmalı.
