Her Onur Ayı’nda (Pride) tanıdık bir tartışma yeniden gündeme geliyor: lgbti+ haklarının politikadan, özellikle de Filistin’in özgürlüğü gibi mücadelelerden ayrı tutulması gerektiği iddiası. Pragmatik ve evrensel bir yaklaşım olarak sunulan bu görüş, hem kuir özgürleşmesinin tarihini hem de baskının doğasını yanlış anlamakta.
Filistin mücadelesi, lgbti+ mücadelesinden ayrı düşünülemez; çünkü ikisi de yalıtılmış bir şekilde var olamaz. Sömürgecilik, kapitalizm, patriyarka, ırkçılık, militarizm ve heteronormativite; kimin yaşamının değerli görüldüğünü, kimin emeğinin sömürüleceğini ve kimin insanlığının tanındığını belirleyen birbirine bağlı sistemlerdir. Eğer kuir özgürleşmesi ayrıcalıklı bir azınlık için yasal tanınmadan daha fazlasını ifade edecekse, tüm tahakküm biçimlerine karşı daha geniş bir mücadelenin parçası olmak zorundadır.
Özgürlük kolektiftir. Yaşama, sevme, çalışma, aile kurma ve toplumsal yaşama katılma kapasitemiz sosyal ve siyasal yapılar tarafından şekillendirilir. Bu nedenle özgürleşme bireysel haklara ya da kişisel ilerlemeye indirgenemez; eşitsizliği ve baskıyı üreten koşulların dönüştürülmesini gerektirir.
Toplumsal yeniden üretimin önemi uzun zamandır vurgulanıyor: yaşamı sürdüren bakım ağları, topluluklar, kültür ve kolektif dayanışma ilişkileri. Sömürgeci şiddet, askeri işgal, ekonomik sömürü ve zorla yerinden etme uygulamaları; evleri yıkarak, aileleri parçalayarak, toplulukları bölerek ve kolektif gelişme olanaklarını sınırlandırarak bu temelleri aşındırıyor.
Bu nedenle Filistin, özgürleşmeye kendini adamış olan herkes için önemlidir. Filistin mücadelesi özünde mülksüzleştirmeye, askeri tahakküme, ırksallaştırılmış eşitsizliğe ve kendi kaderini tayin hakkının inkârına karşı direniştir. Filistin mücadelesi; onur, özgürlük ve bir halkın kuşaklar boyunca kolektif yaşamını sürdürebilme hakkı için verilen bir mücadeledir.
Kuir özgürleşmesini sömürgecilik karşıtı mücadeleden ayırma girişimleri çoğu zaman özgürlüğün liberal bir anlayışına dayanır; bu anlayış mevcut kurumlara dahil olmayı merkeze alır. İlerleme; evlilik hakkına, askerlik hizmetine, şirket yöneticiliğine veya tüketim piyasalarına erişim üzerinden ölçülür. Bu tür kazanımlar insanların yaşamlarını iyileştirebilir; ancak eşitsizlik ve şiddet üretmeye devam eden yapıları illaki sorgulamaz.
Yalnızca kapsayıcılığa odaklanan bir siyaset, marjinalleştirilmiş grupların mevcut sistemlere katılıp katılamayacağını sorgular; o sistemlerin adil olup olmadığını değil. Lgbti+ların orduda görev alıp alamayacağını sorgular, militarizmi değil. Şirketlerin başına geçip geçemeyeceklerini sorgular, sömürüyü değil. Adaletsiz bir düzen içinde yer edinmek, o düzeni dönüştürmekle aynı şey değildir.
Kuir özgürleşmesinin radikal kökenleri ise dönüşümü hedefliyordu. Pride; polis şiddetine, devlet baskısına ve toplumsal dışlanmaya karşı direnişten doğdu. 1969’daki Stonewall Ayaklanması sırasında direnen insanlar mevcut iktidar sistemleri içinde kabul görmek istemiyorlardı; bu sistemleri sorguluyor ve bunlara meydan okuyorlardı.
Bu tarih, lgbti+ haklarının başka baskı biçimlerini meşrulaştırmak ya da görünmez kılmak için kullanıldığı durumlarda özellikle önem kazanıyor. Yaygın olarak “pembe aklama” (pinkwashing) olarak bilinen pratik, bir devletin lgbti+ konularındaki sicilini ilericiliğinin kanıtı olarak sunarken, aynı anda başka alanlarda uyguladığı şiddet, işgal veya ayrımcılıktan dikkati uzaklaştırıyor. Böylece lgbti+ hakları siyasi markalaşmanın ve ahlaki meşruiyet üretiminin bir aracına dönüştürülüyor.
Pembe aklama; lgbti+ haklarına verilen desteği üstünlüğün kanıtı olarak gösterirken, sömürgeleştirilmiş ya da marjinalleştirilmiş halkları doğaları gereği geri kalmış olarak resmeder. Bu şekilde kuir özgürleşmesini bir kurtuluş projesi olmaktan çıkarıp iktidarın bir aracına dönüştürür. Birçok kuir aktivist bu mantığı reddediyor; çünkü lgbti+ haklarına verilen destek militarizmi, ırkçılığı ya da işgali meşrulaştırmak için seçici biçimde kullanılamaz.
Pembe aklamayı reddetmek, nerede olursa olsun homofobiyi, transfobiyi ya da patriyarkayı görmezden gelmek anlamına gelmez. Adalet evrensel olmalıdır; buna sömürgecilik karşıtı hareketler ve topluluklar da dahildir. Filistin toplumu, her toplum gibi eleştiriye açıktır. Mesele tutarlılıktır: Eleştiri, bir halkın özgürlük ve kendi kaderini tayin hakkını inkâr etmenin gerekçesine dönüştürülmemelidir.
Filistinli lgbti+ların deneyimleri bu gerçeği açıkça gösteriyor. Bir yandan homofobi ve transfobiyle mücadele ederken, diğer yandan işgal, yerinden edilme, hareket özgürlüğü kısıtlamaları ve sürekli şiddet tehdidiyle karşı karşıya kalıyorlar. Onlardan kimlikleri ile halklarının mücadelesi arasında seçim yapmaları beklenmemelidir. Yaşamları, baskının temiz ve birbirinden ayrı kategoriler halinde ortaya çıkmadığını ve özgürleşmenin rakip başlıklara bölünemeyeceğini gösterir.
Toplumsal yeniden üretim kavramı bu bağı daha da görünür kılar. İşgal altında Filistin yaşamını ayakta tutan bakım ağları, topluluk bağları, kültürel süreklilik ve kolektif hafıza; kuir toplulukların dışlanma ve terk edilme karşısında inşa ettiği karşılıklı dayanışma ağlarına, seçilmiş ailelere ve kolektif bakım pratiklerine benzer. Her ikisi de bazı hayatları değersiz gören sistemlere karşı direniş biçimleridir.
Enternasyonal dayanışma da bu ortak gerçeklikten doğar. Kapitalizm, emperyalizm, militarizm ve tahakküm sistemleri küresel ölçekte işler. Dolayısıyla direniş de sınırları aşmak zorundadır. Dayanışma aynı deneyimlere sahip olmayı gerektirmez; birbirine bağlı baskı biçimlerine karşı verilen mücadelelerde ortak çıkarları tanımayı gerektirir.
Bu yaklaşım, iktidar sistemlerini uzun süre ayakta tutmuş olan “böl ve yönet” mantığına karşıdır. Sömürgeci ve egemen elitler tarih boyunca ezilen grupları birbirine rakip göstererek, bir grubun özgürlüğünün diğerinin dışlanmasına bağlı olduğu fikrini teşvik etmişlerdir. Pembe aklama da kuir özgürleşmesi ile Filistin özgürleşmesinin bağdaşmaz olduğunu öne sürerek aynı mantığı yeniden üretir.
Tarih ise tam tersini gösteriyor. İşçi hareketi, feminist hareket, ırkçılık karşıtı mücadele, sömürgecilik karşıtı hareket ve lgbti+ hareketi, en büyük başarılarını mücadelelerinin birbiriyle bağlantılı olduğunu gördüklerinde elde etmişlerdir. Bu mücadelelerin parçalanması ise sürekli olarak eşitsizlik ve tahakkümden çıkar sağlayanların işine yaramıştır.
Pride yalnızca görünür olmanın kutlanması değildir. Aynı zamanda direnişin yeniden teyidi ve baskı sistemleri var oldukça özgürleşmenin tamamlanmadığını hatırlatan bir çağrıdır. Bu mirası sahiplenmek; kuir politikayı seçici kapsayıcılığa indirgeme girişimlerini reddetmek, lgbti+ haklarının devlet şiddetinin üstünü örtmek için kullanılmasına karşı çıkmak ve adalet mücadelelerini birbirinden yalıtılmış alanlara ayırmayı kabul etmemek anlamına gelir.
Kuir özgürleşmesinin ve Filistin’in özgürleşmesinin yolları ayrı değildir. Her ikisi de bazı insanların gözden çıkarılabilir olduğu fikrini reddetmekten ve tüm insanların onuru, güvenliği ve özgürlüğü hak ettiği ısrarından doğar. Filistin’in özgürleşmesini desteklemek kuir özgürleşmesiyle çelişmez; aynı siyasi bağlılığın doğal bir sonucudur.
Onur Ayı’nda tercih, lgbti+ haklarını savunmak ile Filistin’in özgürlüğünü desteklemek arasında değildir. Asıl tercih, özgürleşmenin birkaç kişinin ilerlemesi olarak mı yoksa herkesin özgürlüğü olarak mı anlaşılacağıdır. Radikal gelenek her zaman aynı cevabı vermiştir: Bazıları işgal, mülksüzleştirme ve şiddet altında yaşamaya devam ederken, diğerleri için kalıcı bir özgürlük olamaz.
Herkes özgür olana kadar hiç kimse gerçekten özgür değildir. Pride’ın en derin mirası, özgürleşmenin kolektif olduğu ve bu özgürlük gerçekleşene kadar kimliklerin, coğrafyaların ve deneyimlerin ötesinde ortak mücadelenin gerekli olduğudur.
