Geçtiğimiz günlerde “Ailem Güvende” adı verilen operasyonlarla lgbti+ hak savunuculuğu yapan dernekler, lgbti+ların sosyalleştiği kimi işletmeler ve trans seks işçileri hedef alındı. 160 küsur kişi hakkında işlem yapılırken en az 80 kişi de tutuklandı. Operasyonu protesto etmek isteyenler 36 saate varan gözaltı süreleriyle karşılaştı. Adalet Bakanı Akın Gürlek operasyonu kişisel hesabından duyururken açıkça “Aile ve Nüfus On Yılı”nı işaret etti.
Peki nereden çıktı bu Aile ve Nüfus On Yılı? Doğurganlık hızı tüm dünyada uzun zamandır düşüşte. Türkiye’de kadın başına düşen çocuk sayısı 1,42. Aynı zamanda evlilikler azalıyor, boşanmalar artıyor. Bu tablo, Türkiye’de ve başka ülkelerde aileyi ve doğurganlığı merkeze alan politikaların güç kazanmasının tek sebebi olmasa da en önemli zemini. Nüfusun yaşlanması kapitalizm için ucuz iş gücünün tehdit altında olması ve bakım krizi demek. Aşılamayan dünya ekonomik kriziyle birlikte sosyal politikalar rafa kalkarken aileci politikalar yükselişe geçti. Kadın, erkek ve çocuktan oluşan, bakımın büyük ölçüde aile içinde örgütlendiği bu çekirdeğin dışında kalan insan sayısı arttıkça sistem alarm veriyor. Kadınlar makbullük sınırlarına çekilmeye çalışılırken lgbti+lar doğrudan yok sayılıyor, aileyi ve çocukları koruma iddiasıyla hedef alınıyor. Oysa biliyoruz ki lgbti+lar tüm bu “olumsuzlukların” nedeni değil, olsa olsa günah keçisi.
Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun verilerine göre 2026 yılının ilk 6 ayında öldürülen 150 kadının 64’ü evli olduğu erkek tarafından öldürüldü. 10 kadın akrabası, 9 kadın babası, 6 kadın oğlu, 2 kadın ise kardeşi tarafından öldürüldü. Soruyoruz: Kadınların aile içinde şiddete uğradığı, öldürüldüğü, ücretsiz emeğine el konulmasının yanı sıra bir de ekonomik olarak bağımlı bırakıldığı; lgbti+ların doğrudan aile üyeleri tarafından şiddet görebildiği ve hatta öldürülebildiği, çocukların ise en yakınlarındaki yetişkinler tarafından istismara uğrayabildiği bir denklemde “aileyi korumak” ne anlama geliyor? Aileyi “dışarıdan” gelecek tehditlere karşı korumaktan söz ederken, ailenin kendisinin kadınlar, lgbti+lar ve çocuklar için taşıdığı riskler neden ele alınmıyor?
Tek Adam rejimi altında güvende miyiz?
Lgbti+lara dönük saldırıların Tek Adam rejimine geçiş ile katmerlendiğini hatırlamak gerek. 2013-2014 yıllarında İstiklal Caddesi’nde yapılan kitlesel onur yürüyüşlerinden bugüne bir gecede gelinmedi, bu operasyonlar yıllardır süren baskı politikalarının devamı. Rejim toplumda lgbti+lar üzerinden ahlaki bir panik üretmeye ve bu paniği kendi lehine kullanmaya çalışıyor.
Aslında bugün Türkiye’de Tek Adam rejimi altında kimse güvende değil. Açlık sınırının altında bir ücretle yaşamaya çalışmak, barınma sorunuyla karşı karşıya olmak, kadınsan en yakınındaki erkek tarafından şiddete uğrama ihtimaliyle yaşamak… Bunlar bu ülkede yaşayan insanların “sıradan” dertleri. Rejim gerçek sorunları görünmez kılmak ve kendi gerek koşulu olan sopa siyasetini devam ettirmek için düşmana ihtiyaç duyuyor. Bu baskı politikaları hem rejimin kolluk-yargı vasıtasıyla kendini tahkim etmesini, hem seçmen tabanının konsolidasyonunu hem de kendisine muhalif olanların devleti sürekli ensesinde hissetmesini sağlıyor. Bir çeşit “dosta güven düşmana korku” siyaseti.
Çıkış nerede?
Siyasal alanı da aşarak tüm toplumsal alanı kontrol etmek/denetim altında tutmak isteyen bu rejimden kurtulmadıkça her geçen gün varoluşumuza, kazanılmış haklarımıza daha fazla saldırılacağını söylemek abartılı olmaz. Kurtuluş içinse lgbti+ların, kadınların ya da başka toplumsal kesimlerin tek başına yürüteceği mücadelelerle sınırlı kalmayan, emek hareketinin de örgütlendiği bir karşı koyuşa ihtiyaç var.
