“Ailem Güvende” adı verilen ve lgbti+ örgütlerini, derneklerini, aktivistlerini, trans kadınları, lgbti+ mekânlarını hedef alan operasyonun gerçekleşmesinin üzerinden bir ayı aşkın zaman geçti. Ayrıca bu süreçte pek çok internet sitesi ve sosyal medya hesabı engellendi. Bugün halen onlarca kişi bu yargılamadan tutuklu bulunuyor. “Müstehcenlik” ibaresi altında günbegün artan bir şiddetle lubunyaların görünürlüğü engellenmeye çalışılıyor.
Müstehcen olana kim karar verir? Müstehcenlik TCK’da düzenlenmiş bir madde, 2004’ten bu yana yürürlükte. Ama neyin müstehcen olduğu zaten en başından beri yoruma açık bırakılmış durumda ve bu sebeple bugün iktidar bu maddeyi istediği gibi araçsallaştırarak kullanabiliyor. “Hayasızca hareketler” de benzer şekilde yasada yer buluyor, fakat bugün yasada olduğu şeklinin çok ötesinde yorumlanıyor. Bunun ötesinde de belki şunu sormalı, buna daha ne kadar izin verebiliriz? 80’lerin sonunda seks işçilerine tecavüz edildiğinde faile ceza indirimi sağlayan TCK 438’e karşı yürütülen ortak mücadelede kadınların “iffetli” ve “iffetsiz” olarak sınıflandırıldığına şahit olunmuştu. Kadın hareketinde buna karşılık olarak “hepimiz iffetsiziz” denilerek, damgalanan kadınları dışarıda bırakmak yerine dayanışmanın öznesi haline getiren bir tutum sergilenmişti. Bugün ismine yer yer “genel ahlak”, yer yer “hayasızca hareketler” denilerek açılan soruşturmalar dalgasına da benzer bir karşı duruş sergilemek mümkün. Kimin toplum kültürünün parçası olduğuna ve kimin damgalanan olacağına dair sınırları çizen elleri teşhir etmekten sakınmamalıyız.
Kültürel üretim alanı da bu soruşturmalardan nasibini alıyor ve her geçen gün sansürün daha da yoğunlaştığı bir gerçekliğe gözümüzü açıyoruz. En son örneklerden biri Mabel Matiz’in bir klibine ilişkin “iki kişinin karşılıklı dans sırasında kol ve kalça bölgelerini belirgin biçimde kullanarak tekrarlayan hareketler yaptığı” ifadeleriyle sunulan iddianame olmuştu. Benzer şekilde Manifest grubu üyeleri hakkında da konserdeki sahne performansları işaret edilerek “toplumun ortak edep, iffet, ar ve haya duygularını ihlal ettikleri” gerekçesiyle soruşturma başlatılmıştı. Bugün ise grubun menajeri halen “çocukların ruhsal ve psikolojik gelişimine zarar verebileceği ileri sürülen gösterilerin yaş sınırlaması gözetilmeksizin geniş kitlelere ulaştırılması” sebebiyle tutuklu buluyor. Kültürel alanın kısıtlanmaya çalışılmasında toplumda neyin görülür, duyulur ve kabul edilebilir olduğunu kontrol etme arzusu yatıyor.
Devlet, bu hedef göstermeleri yaparken meşruiyet zeminini sıklıkla “çocukları ve aileyi koruma” üzerinden temellendiriyor. Bu da Aile On Yılı’nda bu tür uygulamaların yoğunlaşmasının arkasında bulabileceğimiz açıklamalardan biri. 1926’da kurulan Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu, yüzyılı aşkın tarihine karşın bugün hâlâ devreye sokulabiliyor. Lakin çocukları ne nitelikli eğitim ve sağlığa ne de barınmaya ulaştırabilen devletin bu “ideolojik koruması” vitrinsel bir işlevden öteye geçmiyor. Bu tür güvenlik söylemleriyle iktidar, kriz döneminde ayrıştırmalar üzerinden tabanını birleştirmeye yelteniyor.
Isıtılıp ısıtılıp önümüze konulan yargı paketlerinden birinde şu alıntı yer alıyordu: “Doğuştan gelen biyolojik cinsiyete ve genel ahlaka aykırı tutum ve davranışta bulunan ya da bulunmayı alenen teşvik eden, öven veya özendiren kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.” İktidarın bu “teşvik ve özendirme” açılımıyla lgbti+ haklarından bahsetmenin ötesinde lgbti+ varoluşunu bile kriminalize etmek istediği ortada. Ayrımcılığı derinleştirecek bu politikalara hep birlikte karşı durmalıyız. Bedensel hak ve özgürlüklerimizin denetimini yargı kararlarıyla sağlayabileceğini sanan rejime itirazımız ortaklaşmalı: Bedenimiz, emeğimiz, kimliğimiz bizim!
