Dilovası’ndaki Ravive Kozmetik parfüm üretim tesisinde meydana gelen yangında altısı kadın ve kız çocuğu yedi işçinin yaşamını yitirdiği iş cinayetine ilişkin davanın 3. duruşması 21 Temmuz’da yine Kandıra Cezaevi Kampüsü’nde görüldü. Yakınlarını kaybeden aileler, aylardır yalnızca sevdiklerinin yasını yaşamıyor, aynı zamanda cezasızlıkla örülü bir yargı düzeniyle de mücadele ediyor. Dokuz aydır birçok kentte eşzamanlı adalet nöbeti düzenleyen aileler, tüm sorumluların yargılanmasını ve tahliye edilen kamu görevlilerinin yeniden tutuklanmasını talep ediyor.
Duruşmaya, yaşamını yitiren 15 yaşındaki çocuk işçinin babasının sözleri damga vurdu. “Devletimize ‘Bize ekmek gönder, su gönder’ demiyoruz. Adil bir yargılama, bunların hak ettiği cezaların verilmesini görmek istiyoruz. 600 milletvekili çıksın, birisi TBMM’de desin ki, ‘7 tane insan kömür oldu.’ Biz de tamam diyelim,” diyen baba, aslında yıllardır iş cinayetlerinde adalet arayan binlerce ailenin ortak sesini dile getirdi.
Sanık patronların tavrı ise işçilerin yaşamına hangi gözle bakıldığını bir kez daha ortaya koydu. Patronlar telefon ve bilgisayar şifrelerini paylaşmayı reddederken, yaklaşık dokuz aydır tutuklu bulunan Ali Osman Akat, yaptığı savunma ile işçinin hayatının sermaye tarafından yalnızca maliyet olarak görüldüğünü ortaya koyuyor: “Benim en önem verdiğim şey devletimin bekasıdır. Ben devletime milyonlarca lira vergi ödemiş bir iş adamıyım. Şirketlerimde denetimler yapıldı, 100 lira bile ceza almadık… İnsan hayatı önemlidir ama benim birinci derece değer verdiğim konu, vergi ödeyemeyecek duruma düştüm. Ne kazandıysam şirketlerime yatırdım, istihdam sağladım. İstihdam için üretim olması lazım. Üretim yapamıyoruz, nakit akışımız düştü. Maaşları ödeyemiyorum, tedarikçilerimiz mal vermiyor. Ödemelerimi yapamadığım için 177 dava ile muhatabım. Ben yeteneğim ve deneyimimle inanıyorum ki, tutukluluğum son bulursa verdiğim vergiden çok daha fazlasını ödeyebilirim. Tutuklu kaldığım her dakika işkence durumundadır.” Patronun savunması, iş cinayetlerinin münferit ihmaller değil, sermayeyi önceleyen siyasal ve ekonomik düzenin sonucu olduğunu bir kez daha gösteriyor. İşçilerin yaşam hakkı ile sermayenin kârı karşı karşıya geldiğinde tercih edilenin hangisi olduğu yalnızca üretim alanlarında değil, mahkeme salonlarında kurulan cümlelerde de görünür hale geliyor. Cezasızlık politikaları ise bu düzenin en güçlü güvencelerinden biri olmayı sürdürüyor.
İş cinayetinin ardından yalnızca patronlar değil, kamu görevlileri hakkında da iddianame düzenlendi. Aralarında Dilovası Belediye Başkan Yardımcısı ile belediyenin zabıta, imar ve yapı kontrol birimlerinde görev yapan isimlerin bulunduğu yedi kamu görevlisi, ruhsatsız ve kaçak olduğu belirtilen üretim alanına göz yumdukları gerekçesiyle “taksirle öldürme ve yaralama” suçlamasıyla yargılanacaklar. Dosyanın patronların yargılandığı davayla birleştirilmesi öngörülüyor.
Yargılama sürecinin kendisi de aileler açısından ayrı bir hak ihlaline dönüşmüş durumda. Dava, olayın yaşandığı Gebze’de görülmesi gerekirken her duruşma Kandıra Cezaevi Kampüsü’nde yapılıyor. Yakınlarını kaybeden aileler her celse ulaşım engeliyle karşı karşıya bırakılırken, duruşmaların Gebze Adliyesi’ne alınmasına ilişkin talepler ise ısrarla reddediliyor.
Türkiye’de iş cinayetleri yalnızca işverenlerin kâr hırsının değil; denetimsizliğin, kamu görevlilerinin sorumluluklarını yerine getirmemesinin ve cezasızlık politikalarının sonucu olarak yaşanmaya devam ediyor. Dilovası davası da yalnızca yedi işçinin ölümünün değil, yaşam hakkını sermayenin çıkarları karşısında koruyamayan düzenin yargılandığı davalardan biri olmayı sürdürüyor. Bir yandan da kadınları ve göçmenleri güvencesiz, kayıtdışı çalışmaya mahkûm eden patriyarkal kapitalist sistemin cezasızlık politikasını da gözler önüne sermeye devam ediyor. Davanın bir sonraki duruşması 8 Eylül’de görülecek.
