Son zamanlarda etrafımdaki birçok kadın aynı cümleyi kuruyor: “Boşanmak istiyorum ama boşanamıyorum.”
Bu cümleyi her duyduğumda aklıma şunlar geliyor: Gerçekten kadınlar boşanamıyor mu yoksa onları boşanamaz hale getiren bir düzen mi var?
Boşanmayı çoğu zaman iki insanın yollarını ayırması olarak görüyoruz. Oysa kadınlar için boşanmak, çoğu zaman yalnızca bir evliliği bitirmek değildir. Bir hayatı yeniden kurmaya çalışmak, gideceği evi düşünmektir. Nasıl geçineceğini, toplumun ona nasıl bakacağını, ailesinin destek olup olmayacağını düşünmektir. Kısacası, kadınlar boşanmadan önce sevginin bitip bitmediğini değil, hayatta kalıp kalamayacaklarını hesaplamak zorunda bırakılıyor.
Sonra dönüp soruyoruz: “Neden boşanmadın?”
Belki de yanlış soruyu soruyoruz.
Çünkü hiçbir kadın bir sabah uyanıp ekonomik olarak bağımlı olmayı seçmiyor. Hiçbir kadın çocuk bakımının tek başına kendi sorumluluğu olmasını seçmiyor. Hiçbir kadın boşandığında yargılanmayı, yalnızlaştırılmayı ya da yoksullaşmayı seçmiyor. Bunların hepsi kadınların önüne tek tek konulan engeller.
Kadınlara daha çocuk yaşta öğretilen şey sabretmek oluyor. İdare etmek, alttan almak, susmak… Kadınlara sürekli “Yuvayı dişi kuş yapar” deniliyor. Bir evlilik yürürse de yıkılırsa da sorumluluğu yine kadına yükleniyor. Böyle olunca birçok kadın, mutsuz olduğu halde önce kendini suçluyor. Biraz daha bekliyor. Biraz daha susuyor. Biraz daha katlanıyor.
Üstelik mesele sadece toplumsal baskı da değil. Kadınların görünmeyen emeği, onları bu düzenin içine daha da sıkıştırıyor. Ev işleri, çocuk bakımı, yaşlı bakımı, duygusal emek, hepsi ve daha fazlası kadının omuzlarına yükleniyor. Hayatı ayakta tutan bütün bu şeyler kadınların omuzlarına yıkılıyor ama bu ne gerçek anlamda değer görüyor ne de ekonomik bir karşılığını alıyor. Kadın yıllarca çalışıyor ama çoğu zaman kendi ayakları üzerinde durmasını sağlayacak ekonomik güvenceden mahrum bırakılıyor.
İşte tam da bu yüzden boşanma kararı birçok kadın için yalnızca duygusal bir karar olmaktan çıkıyor. Barınmanın, geçinmenin, çocuklarının geleceğinin ve yeniden bir yaşam kurmanın hesabına dönüşüyor.
Bir de toplumun bitmek bilmeyen yargısı var. Boşanmış kadın hâlâ sorgulanıyor. Nasıl yaşayacağı, ne giyeceği, yeniden bir ilişki kurup kurmayacağı bile konuşuluyor. Erkek için hayat kaldığı yerden neredeyse hiç değişmeden devam ederken, kadın hâlâ kendini ispat etmek zorunda bırakılıyor.
Bu yüzden bir kadın boşanamıyorsa mesele onun cesareti değildir. Mesele; kadınları ekonomik olarak bağımlı bırakan, bakım yükünü onların sırtına yıkan, görünmeyen emeklerini sömüren ve boşandıklarında onları yalnızlaştıran erkek egemen düzendir.
Kadınların özgürlüğü yalnızca yasal olarak boşanabilmek değildir. Gerçek özgürlük, kalmayı da gitmeyi de korkmadan özgürce seçebilmektir. Hiçbir kadın yoksullaşma korkusuyla, çocuklarını tek başına büyütme kaygısıyla ya da toplumun baskısıyla bir evliliğin içinde kalmak zorunda bırakılmamalıdır.
Belki de artık “Neden boşanmıyor?” diye sormayı bırakmalıyız. Asıl soru şu olmalı: Kadınları, gitmek istedikleri halde kalmaya mecbur bırakan bu düzeni ne zaman değiştireceğiz?
